19 Kasım 2007 Pazartesi

KUANTUM BİLİNÇ

Sorgula sana gerçeklik diye sunulanları, yaşadıklarımızın hayal olup olmadığını. Düşünce gücünün önemini idrak ederek, insan olarak dünyaya geliş nedenimizi araştır...

Çünkü Yüce Kitap Kuran’da hala akletmeyecekmisiniz şeklinde onlarca ayette sorularak insanlar uyarılmakta ve uyandırılmakta. Ölüm, evrensel bilinç, gerçeklik, hayal gibi konularda araştırmalı ve kendimize göre tatmin edici sonuçlara ulaşmalıyız, en azından bunun ihtiyacı içinde olmalıyız. Aksi halde şuursuz bir varlıktan öteye geçemeyeceğiz. Aşağıların aşağısında kalmaya belki de kendimizi mahkum edeceğiz…

Bilgide paylaşım inanılmaz boyutlara ulaştı. Özellikle internet sisteminin sunduğu bilgide eşit paylaşım, yeni formasyonlarla beslenecek, anında telepatik yolla sözsüz iletişim çağına geçilebilecek belki de. Bunu kim inkar edebilir ki. Çalışmalar bu yönde… Artık insanlar sahip oldukları gücü her gün yeniden keşfediyor ve bu gücü daha da arttırmaya yönelik eski ve yeni tüm metodları harmanlıyorlar.

Bilginin güç ve marifet sayılacağı dönemlere girmiş bulunuyoruz. Farkındalık, holografik şuur, kuantsal düşünce teknikleri, atomaltı boyuta bilinçli gönderilen düşünce sinyalleri, tümel yapının şuurlu organizesi gibi kavramlar her geçen gün hayatımıza daha çok girmeye başlayacak...

Bir şifredir alem
Başta insan cümle alem
Alem insan
İnsan ise küçük alem

Zerrede buldum evreni
Evrende ise zerreyi
Zıtları bir bildim
Gördüm tekliği
Var olan sadece O imiş

Gördüm kahrı lütfu
Bildim kesreti
Her an huzurda imişiz
Yok imiş ne geleni ne gideni ....

Yalkın Tuncay

16 Kasım 2007 Cuma

İLLÜZYON VE SIR

Aranılan SIR nedir? Nedir akıllarımıza durgunluk veren, tıkanıp kaldığımız nokta? Tüm insanlığın aradığı o mutlak TEK gerçeklik nedir? Ne başına, ne de sonuna bir sınır getirilemeyen, mekansız, ne zaman ne de başka hiç bir kavramla ölçülemeyen , ne içi ne dışı ne de merkezi olan hakkında ne söylenebilir...? Duyu araçlarıyla algılamanın yetersiz kaldığı 'ONUN ZATINI ANLAYAMADIĞINI ANLAMAK, ANLAMAKTIR' denildiği o mutlak TEK. İşte sırrın çözümü de kendi içinde değil mi?

Her an onu tanımlamanın peşindeyiz. Her an belirli kalıplar içinde düşünmeye zorluyoruz kendimizi. Belki de haklıyız. O’nu tanımak hakkını eda edebilmek ve şükretmek için. Daha Kur’an’ın ilk ayetlerinde yüzümüze vurularak gerçek hamd ve şükrün sadece O’na mahsusu olduğu hatırlatılır.

Sıcağı, soğukla, iyiyi kötüyle kıyaslayarak algılayan bizler aynı yöntemle O’nu anlamaya çalışırız. Kimi zaman ona kızar, kimi zaman isyan ederiz kendi doğrularımızla ve kendi gerçekliğimizle. Bir başkası ise kendi doğrularıyla kendi özündeki, kendisine verilmiş vasıflar doğrultusunda O’nu sezer ve öyle bilir. Ne demişler herkes kendi gibi bilir karşısındakini diye. Ama işte bu ifadeler hep insanca düşünen bizler için geçerli. Çünkü çokluk ve zıtlıkların olduğu durumda iki şeyi birbirine kıyaslayarak sonuçlara ulaşıyor insanlık.

Diğer yandan çiftlerin biri asıl, diğeri hayal. Aynen bizler gibi. Sadece musavvirenin, yaratma gücünün, hayalin ürünleriyiz kendi içlerinde gerçekliğini yaşayan.
Varlık ile yokluk arasındaki ince çizgi gibi (O da yok aslında) hayaldekini gerçek sanıp, gözümüzün algılamadığı mutlak gerçekliği yok sayma gafletinden hiç kurtulamayacak mıyız acaba? Ölüm anında açığa çıkan, ancak dünyalar verilse de dönüşü olmayan başlangıçtaki eyvahları duymak için illa da ölümü o anda mı tatmak gerekecek? Yazık değil mi bizlere? Neden her an yeni bir oluşta ve şanda olduğunu farkedemiyoruz? Ya da hala kafamızın zebanilerce koca koca güllelerle ezilmesini ni beklemedeyiz?

Evet hep hayallerin peşindeyiz. Hayallerimizdeki başrol oyuncusu olarak icra ettiğimiz rolümüzü oynuyoruz. Çoğu kere yıldızların kaderimizi çalmasına seyirci kalıyor, kimi zaman da şironun himmetine yüz sürüyoruz. Neyse makro boyuttan ışın hızıyla mikro boyuta geçelim ve kuantsal yapıyla evrene ve dünyamıza gözatalım diyoruz. Sahi kuant boyutunu algılayacak bir görme yeteneğine sahip olsaydık ne olurdu hiç düşündünüz mü? Duygularımız , kabullerimiz, olaylara bakış açımız ve değerlendirmelerimiz nasıl olurdu?

Atomsal boyutta farkederdik ki hiç bir şey diğerinden farklı değil. Her bir nesne atomsal yapı itibariyle paralellik arzetmekte ve kendi programları doğrultusunda fiiller ortaya koymakta. Herbiri kendi özelliklerini icra etmekte ve hepsi de kendi yörüngesinde ve istikametinde hareket etmekte, yüzmekte.

Gerek kuantsal yapıda gerekse uzay gözlüklerimizle gördüğümüz sistemlerde , galaksilerde ve tüm uzayda aykırı gibi görünen tüm fonksiyonlar birbirlerine eşlik etmekte, Yüce Kudretin kadrini ve lütfunu bizlere bildirmektedir. Çoğu kere bizlere kusur, kötü, çirkin olarak görünen konular bile gerçekte, yerli yerince ve mükemmel. Kusur bizlerin bakış açısında ve değerlendirmelerinde. Makro alemdem mikro aleme kusursuz ve inceden inceye hesaplı bir sistem var. Her şey bir kural ve kanun içerisinde hükmünü yerine getiriyor. Diğer bir ifadeyle, kaos içinde düzen hakim.

Var olan, neye göre var, yok olan ise neye göre yokluk hükmünde?
Herşeyden önce var zannıyla algıladığımız ve sonsuza dek yok olmayacağını düşündüğümüz şeylerden bilincimizi nasıl arındırır ve temizleniriz? Bilinci kirletenler neler? İşte sırrın ufak bir parçası burada, çünkü sorun hayalde kalan kısmın asıl olarak algılanarak bilincin bu doğrultuda nefs tarafından programlanması. Şu işe girip şu kadar kazanç sağlarsam hayatım kurtulur diyerek, ölüm sonrası yok sayılan ve acımasızca ve BİLİNÇSİZCE boşa harcanan hayatlar. Bir satın alana ikincisinin bedava verildiği gibi, hediyenin bu dünyada kabul edilip, diğerinin bedavaya getirilmeye çalışıldığı yaşamlar.

İşte göreli olanın mutlak olandan bihaber oluşunun sonuçları bunlar. İkilik olmalı ki sistem, kanunları içinde yürüsün. Yoksa ne anlamı kalırdı kendine iştiyakı ile seyretmesi kendini, kendinden kendine……. İşte bu aşktır seyredeni seyredende bitiren, işte bu aşktır ikilikleri bitiren. Öyle bir noktaya varılır ki ortada ne ikilik kalır, ne sen ne ben, sadece O. Hatta ve hatta varlık ve yokluk kavramları bile anlamını yitirir. Ne göz kalır bakacak, ne kulak kalır duyacak. Hiç bir boyut ifade edemez onu. Ne zahirde ne batında. Ne görünen de ne de görünmeyen de. Çünkü hepsi hem O, hem de O değil..

Fizikte, Schöredinger’in meşhur Kedi Deneyi vardır. Kedi hem ölüdür hem de diri. Ama insan algılayamaz aynı anda hem diriliğini kedinin hem de ölü oluşunu. Çünkü insan madalyon misali bakar da her defasında görür bir yüzünü. İşte diğer bir sır da bu olsa gerek. Sadece şeffaf madolyonu olanlar hariç. Onlar görebilir hem arkasını hem önünü. İşin iç yüzü onlara ayan beyan olur. Ölüdürler onlar gerçekte. Çünkü daha yaşarken ölümü tatmışlar, ölmeden önce ölmüşlerdir, hani görürcesini madalyonun öte yüzünü.

Herşey zıddıyla tanımlanır derken bile nasıl da yuvarlanmaktayız ikiliklere. Işık yoksa karanlık var diyoruz. Aynalar, gölgeler tasavvufi literatürde sıkça geçmektedir. Kalbini temiz tutan hak kazanmıştır Hak’kın suretini yansıtmaya dış aleme. Kötülükler, fenalıklar karartırken gönül denen o makamı, göstermez olur Hak, hakkıyla o fanide suretini. Aracı olan bilir onu, damarlarında hisseder varlığını. O anda yoktur fani, fena bulmuştur O’nda. İşte ikiliği kabullenemeyiş de burada zuhur eder ayan beyan, tıpkı sadece kalan TEK O gibi…
Aynadaki akis varlık varsa tanımlanır, ama aslı olmayan bir görüntü VAR mı? Yaşamdaki illüzyonlarla uğraşırken, asıla rücu etmemeyi tercih ediyoruz maalesef. Sonsuz yansımalarla örülü bu yoğun dalga trafiğinde orijin nasıl saptanabilir ki. Her bir nihayet, diğer bir bitimin başlangıcı değil mi? Bir hayır kapısı açan, her o kapıdan geçen gibi hayır kabul ediliyor ve başlıyor sistem o güzelim ağlarını dantela gibi işlemeye. Ya da açılan her bir günah kapısı halat halat örülüyor zalimin boynuna, zulmedenlerin her bir geçişinde o kapıdan.. Bu bir dinamik sistem. Her an yenilenen, yaratıcının şanına şan, lütfuna lütuf katan.

Kuantum teorisi bize parçadan bütüne gitmeyi, parçadaki özelliklerin bütünün bilgisinde de aynen yer aldığını gösterdi. Sır bütünde gizliyse eğer parçalardan bütüne gitmek anlam taşır gibi göründü. Din ise bütünü idrak etmeye götürdü bizi. Ama tasavvuf ehli işi şu güzel ifadeyle bitirdi. Kendini bilen Rabbini bilir dedi ve iş bitti özünde. Farklılıkları yok etti, birliğe vardı. Sen ben yok dedi, müslüman iki elden biridir, diğer el mümin kardeşinin dedi. İşte bu kadar yakın herkes özde bir elin iki parmağı, bir insanın iki eli arasındaki fark neyse sizlerde BİRbirinizle kardeşsiniz, muhtaçsınız BİRbirinize, BİRsiniz, elele verin dedi. Biz ise kulaklarımıza mantar tıpaları tıkadık, sanki mahşeri kutlamayı bekleyen ve zamanı gelince patlayacak şampanyalar misali..

Evet, bilim akla, din kalbe hitap ediyor dediler. Ama yanlış, Kuran-ı Azimüşşan değilmi sürekli akletmeyecekmisiniz diye defalarca uyararak aklın önemini ortaya koyan, alimin mürekkebini tartıya koymaktan çekinmeyen ifadelere açık..

Evet evet bu da madalyonlardan bir başka madalyon, bir yüzünde akıl, bir yüzünde kalp ve gönül. Ama sevgisiz ne aklın ne de kalbin bir önemi var. İlmiyle amelde bile sevgi yoksa dal budak saran meyvesiz bir ağaçtan ne farkı kalabilirki bunun. Evet tekin sevgisi dolmadıkça gönülde bu sarayda ne şah barınır, ne padişah. Tek amaç mutlak tekin ikametgahı olabilmek. Başka bir hedef ya da amaç yok. Zaten bunu başaran hepsini başarmış demektir. Sırrın da sırrına ermiş demektir. Özgürlüğe erebilmektir sır. Çabanın olmadığı bir haldir bu. Sadece misafiri ağırlamayı bilmek, huzurda ev sahipliğinden feragat ederek, gönlü asıl sahibine teslim edebilmektir asıl mesele. Gerisi EVVEL ALLAH.

Yalkın Tuncay

HAYAL ALEMLERİ

Uykudan uyandığımızda, gördüğümüz rüyanın ardından kendimize ‘Gerçeğe hoşgeldin dediğiniz oldu mu?

Neye göre, neyi baz alarak? Rüyada yaşadıklarımıza ve bir önceki duruma göre. Kısaca bitmez, tükenmez göreler ve boyutlar... İşin gerçeğinde boyut denilen kavram bile insanların algılamaları dahilinde kendiliğinden yaratılmakta. İnsan mevcut boyutları farkındalığı ölçüsünde sonsuz boyutların varlığına hükmediyor ya da gözlemleyerek gözlemleneni oluşturuyor. Ve de farkındalığı ölçüsünde artan boyut kadarıyla anlam ve algı spektrumunu genişletiyor.

Diğer yandan rüya örneğimize döndüğümüzde; uyandığımızdaki gerçekliğimizin ya da gerçeğin kendisi olarak kabullendiğimiz durumun hala rüya olmadığından eminmiyiz? Ya da mevcut rüyamızın devam edip etmediğini nasıl bilebiliriz?

Evet Matrix filmini izleyenlerimiz bilir. Filmin Kahramanı Neo’ya ‘Hoşgeldin Gerçeğe’ deniliyordu. Hangisi hayaldi Neo için yaşadıklarımı, o an mı ya da yaşayacakları mı? Hangi gerçekliğe inanmalıydı? Film çok ilgi gördü ve serisi çekildi. Filmin ilgi görmesinin bence en büyük nedeni, insanlığın bilinçaltında mevcut bilginin artık bilinç üstüne çıkarak sorgulanıyor olmasıydı.

Matrix kelime anlamıyla matematik açısından sayı tablosu olarak adlandılırken, diğer yandan anatomi literatüründe rahim olarak geçiyor. Film, insanları tamamiyle ele geçiren ve insanların hayal kurarak ürettikleri enerjiyi kullanan ve adına da Matrix denilen bir sistem üzerine kurulu. Ve bu hayaller tek kaynak olan Matrix aracılığıyla oluşturulduğundan, tüm insanlar aynı hayali, gerçek olarak paylaşıyorlardı.

Kuantum fiziğinin ulaştığı son nokta; EVRENİN İNSANLARIN KENDİ BAKIŞ AÇILARINA GÖRE DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE TAMAMEN BİR YANILGIDAN İBARET OLDUĞU.. Gerçek denilen kendisine baktığımız alem HAYAL den başka bir şey değil demiş tüm mistikler. Var biraz da sen oyalan demiş, Yunuslar..

İşte nasıl rüyalarımızda yaşadığımız acılar, üzüntüler ve savinçler uyandığımızda bizler için ne ifade ediyorsa, gerçek hayata uyanışta da acılarımız ve sevinçlerimiz bir o kadar anlam yüklenecek.

Gerçeklik kavramı, insanlar tarafından bilinçlarinde her an oluşmaktadır. Diğer bir ifadeyle insanlar kendi gerçek ve doğrularını oluşturmaktadırlar.

Günümüz nörofizyolojisinin tespitlerine göre, insan duyu organları birer frekans çözümleyicisi olarak çalışmaktadır. Hatta fiziksel nesneler olarak algılananların, aslında inanılan şekil ve renkte olmadığı, örneğin göz ile algılanan nesnenin aslında, o nesnenin gözün retina tabakasına düşen imgesi olduğu anlaşılmıştır. Yani görüntüler beyinde oluşmakta ve bu noktada holografik yapıdan bahsedilmektedir.

Beş duyu ile algılanan bütün uyarı ve dürtüler, elektrik akımı ve elektriksel dalgalar olarak beyne iletilmekte, ve bu duyular aracılığıyla dışarıdan alınan bilgiler, bizim var zannettiğimiz alemleri meydana getirmektedir. Modern bilim artık, gözün retinasına düşen frekansların, enerji düzeylerine göre muhtelif renk ve şekilde beynimizde oluştuğunu ispatlamış durumdadır.

Bir düşünürümüz ‘Bilgi insanı kozmik ışık haline getiren nurdur’ diyor. Nurun tamamlanacağı ifadesi, mutlak bilginin matrixte olduğu gibi herşeyi kapsayarak, geleceği şekillendireceği düşüncesi olabilir mi?

Ya da insanı kozmik ışık haline getiren ve nur(ışık) olarak nitelendirilen bilginin, varlığın aslı olduğu mu teyit ediliyor? Matrix örneğinde olduğu gibi zaman ve boyutsal sıçrama , holografik bilginin açığa çıkması mı? Evet aynen öyle... Rüyalar da bilincin farklı boyutlara bir yolculuğu. Veee.. Artık ölüm de bilincin bir holografik boyuttan diğerine geçişi olarak tanımlanıyor bilim tarafından da. Diğer bölümlerde hologram ve holografik ifadeleri üzerinde duracağız.

Konuyu Kur’an’dan ilginç ve bir o kadar da düşündürücü Kaf suresinin 21 ve 22. ayetleriyle noktalıyorum.

‘O gün herkes beraberinde bir muhafız, bir de şahit olarak Yüce Divana gelir. Allah ona buyurur:’Sen bundan gaflet içindeydin. İşte gözünün önünden perdeyi kaldırdık, şimdi artık gözün pek keskindir’’

Yalkın Tuncay

AKTİF İMGELEME VE RABITA

İlgi, bağ, rabıta.. Bir şeyleri bir şeylerle ilintilemek, birbirlerine bağlamak. İlişkilendirmek ve aradaki bağı güçlendirmek. Günlük yaşamda kullandığımız belki de bize sıradan gelebilecek terimler, tanımlamalar.

İlgi ya da bağın hayatımızı şekillendiren temel öge oluşunu farkına varabildikmi acaba? Ya da şu an bu deneyime sahip olamadığınız için sınavlara mı tabi tutuluyorsunuz? Hangi kategoridesiniz, Buna yazının sonlarına doğru siz karar vereceksiniz.

Evet her bir sonraki anımızı bir evvelki halimiz belirliyor. Neden mi? Çünkü siz her bir evvelki oluşta neye rabıta ya da ilgi kuruyorsanız, tüm melekeleriniz bu yönde gelişiyor da ondan. Nasıl mı? Diyelimki ilgilendiğiniz bir alan var, bu bir hobiniz de olabilir. O konuda araştırma yapmaya başladığınız anda hobiniz olan konu size tüm içtenliğiyle açılıyor ve size tüm nimetlerini sunuyor. Bu açıklama belki de size cok basit gelecek ve ‘’ Canım bu bildiğimiz şey, tabiiki neyle ilgiliyse insan o konuyu araştırır diyeceksiniz’’ Ama konu bu kadarla da kalmıyor, işin bir de can alıcı noktası var. Bir süre sonra siz etken durumda iken, edilgen duruma dönüşüyorsunuz ve sizin seçtiğiniz konu sizi yönetmeye başlıyor. Sadece deneyimleyerek siz de görebilirsiniz. Diğer bir ifadeyle her bir oluş, kelime, durum, hadise vb. ne derseniz deyin, zincirleme etkilere sahip. Bugün yarını inşa ediyor.

Bu basit gibi görünen ama belki hayatımızı şekillendiren bir unsur. Bunu bir örnekle detaylandıralım. Biliyoruz ki internet hayatımızın bir parçası oldu. Nette pek çok arama motorları ve siteler mevcut. Bu siteler abonelik esnasında size bazı formlar doldurturlar. Bu formlarda ilgi alanlarınız da sorulur ve bu alanları tıklamanız önerilir. İşte bir tıklama kadar basit aslında hayattaki seçimlerimiz. Her neyse biz konumuza dönelim. Diyelim ki siz botanik konusuna meraklısınız ve tercihlerinizden birini bu yönde kullandınız. Abone olduğunuz site tarafından size ilerleyen zamanlarda botanikle ilgili bilgiler gönderilecektir. Hatta bahçe düzenlemesiyle ilgili dernek ya da kurumlardan ilginç yazılar, reklam ve öneriler de gelecektir. Siz de kendinizi botanik dünyasının içinde bulacaksınız. Belki üye olduğunuz derneğe üye diğer insanlarla tanışarak onların hayat felsefelerini de benimsemeye başlayacaksınız. Derken botanik konusunda artık siz istekli olmasanız dahi, bir yığın birikmiş bilgi, hatta sizi bu derneklerde üst kurullarda görmek isteyen elit tabakalardan gelen tekliflere boğulacaksınız.Ve gerisini siz düşünün..

Bu arada, 3 gündür abone olduğum, hatta alışkanlık sınırlarını zorlayacak düzeyde simit ihtiyacımı karşılayacak simitçim geldi ve ben artık her gün aynı saatte, taze ve mis kokulu simitleri yemeye başladım bile. İşte bu benim kilolarımın yavaş yavaş artmaya başlayacağının da bir göstergesi olsa gerek. Ya da en azından bu şartlar sürdüğü taktirde bu kaçınılmaz sonuca doğru bir yol almaktayım.

Bu ikinci örnek de nereden cıktı demeyin. İş gerçekten de çok ciddi. Deneyimlediğimiz her an bir sonraki yaşam şeklimizi ve alışkanlıklarımızı biçimliyor. Diğer bir ifadeyle her bireyin eylemi bir süre sonra MELEKe kazanıyor.

Arkadaş ortamlarımız için de aynı şey geçerli, size zararı olacak bir iki arkadaşla birliktelik, bir bakmışsınız alkolün pençesinde bir halde, anne ve babaya dahi hakaret eder durumlara düşüvermişiz Allah korusun. Sonra da kafamızda yarattığımız Tanrımıza şikayetlerde bulunmaya başlamışız. Kimse de suçu kendinde aramaz ne hikmetse!
Kimimiz düşündüğümüz şekilde yaşayamamaktan şikayetçiyizdir. Lütfen elimizi vicdanımıza koyalım ve soralım kendimize, insanların bencilliklerinden mi şikayetciyiz. Acaba kaçımız başkalarını kendimizden üstün tuttu da, açken başkasını doyurduk? İnsanların bizi sevmediğini söyleriz. Bunu söyleyen kişinin önce kendisiyle barışık mı ya da kendisini seviyormu ki başkalarının kendisini sevmesini bekliyor. Evet hep bekliyor ama karşılığında hiç bir şey yapmıyoruz.

O halde nasıl bir ilgi bekliyorsanız siz de ilgi ve rabıtanızı o yönde geliştirmek durumundasınız. Sevgi bekliyorsanız, sevgi vermeyi, saygı bekliyorsanız saygı duymayı öğrenmeniz gerekiyor. Bu bir..

Hangi kapıyı çalarsanız o kapının açılacağını, darı ekip, hurma alamayacağınızı bilmeniz gerekiyor . Bu iki..
Siz ne ile alaka ve rabıta kurarsanız yaşamınızda ilgi kurduğunuz kişi ya da olay ile özdeşleşir ve bu durum sizin bir sonraki anınızı şekillendirir. Bu da üç.

Özellikle Jung psikolojisinde de ele alınan aktif imgeleme konusu var. Kişi imgeleme yollu, olmasını arzu ettiği konu üzerinde odaklanarak düşüncelerine gerçeklik adına bir yol açıyor. Bu da hiç şüphesiz once düşünce, sonra da plan boyutunda düşüncelerimizin gerçekleşmesine yol açıyor.

Öyleyse üstümüze düşen görev; olmak istediğimiz formlara uygun seçenekleri belirlemek. Öncelik sıralarını tespit etmek. Ve bir an önce girişimde bulunmak. Bu yazıyı okuduğunuza göre henüz geç kalmış sayılmazsınız. Ne olmak istiyorsanız o olun, daha sonra da, ya olduğunuz gibi görünün, ya da göründüğünüz gibi olun..

Yalkın Tuncay

KUANTSAL BİRLİK BİLİNCİ

Yeni bir döneme selam olsun.. Mevlana’nın dediği üzere yeni bir şeylerin söylenmesi, bunların tatbik edilmesi gerekiyor artık. Evreni ve kendimizi yeniden değerlendirmeye ve anlamaya mecburuz. Önemli sınavlardan geçen insanlık, sorunlarla boğuşmakta. Ancak bu sorunların kaynağı yine insanın kendisi..

Genel anlamda insanlığın bakış açısının ve yaklaşımlarının yeniden ele alınması kaçınılmaz hale geldi artık. İnsanlık bilinçaltında kendi kendine koyduğu ya da diğer toplumlar tarafından empoze edilen sınırlandırmalar ve şartlanmalarla kuşatılmış durumda. Öylesine ki artık toplumsal anlamda da bireysel anlamda da, kendimizin en büyük engeli yine kendimiz olmuş durumdayız. Kendimizi belirli düşünce kalıpları içine hapsetmiş bulunuyoruz.

İnsanoğlu, değerli ve biricik varlıktır. Sonsuz boyutlara uyum ve esneklik sağlayacak yapı ve özellikte oluşu nedeniyle, evrensel bilinçle bütünleşme ve tekliği algılama imkanına sahiptir. Daha doğrusu bunu farketmesi bile çoğu kez yeterlidir. Çünkü öz itibariyle mikro kozmos (Küçük evren) dediğimiz insan, makro kozmos dediğimiz büyük evrenin de ta kendisidir. Farklılıklar bakış açılarında yatar. Zıtlar vardır, ancak zıtlık asla yoktur.
Üstelik insanoğlu ürettiği düşüncelerle yeni oluşumlara yol açarak, özündeki gücü bu şekilde bilerek ya da bilmeden açığa çıkarırır. Düşünme, yaratma, yaşama sarmalında sonsuz boyutlarda ve kendisine takdir edilene doğru, kendinden kendine yolculuğa çıkar.
Gerek makro diye niteliğimiz, gerekse mikro diye nitelediğimiz tüm evren aynı sistemin aynı kanunlarına tabidir. Etki tepki yasası da en belirgin yasalardan biridir. Ne ekerseniz onu biçersiniz şeklindeki söz hep buna işaret eder. Diğer yazılarımızda da belirtileceği üzere bilgi ve düşüncelerden başlayan süreç devam ededurur sonsuz sarmallar boyu..

Temel yasalardan etki tepki yasası gereği, herşey karşılığını bulur. Hiç bir etki, tepkisiz kalmaz. Tümel bir yapı dahilindeki tüm duygu, düşünce ve varoluşlar bu yasa çerçevesinde meydana gelir. Bu yasa gereği, dünya üzerindeki başta biz insanların yaşadıkları sıkıntı, buhran, açmaz ve çelişkiler de bu yasanın çocukları gibidir. Doğadan ve dünya üzerindekilerden, insanlığa hizmet veren tüm varlıklardan yaratılış gayelerine uygun şekilde istifade etmeyen insanlık tüm dengeleri her geçen gün bozmaya devam etmektedir. Etki tepki yasası gereği bu durumdan her gün zarar görmekte, ancak bunu bir türlü görmek istememektedir.

Diğer yandan, insanlığın topluca oluşturduğu negatif düşünce kalıpları tüm toplulukları de derinden etkilemeye ciddi bir şekilde başlamış , her geçen gün de hızını arttırmaktadır. İnsanlar birbirlerine ciddi olarak zarar vermektedir. Düşünsel boyutta tümel yapı, kendini yaralamaya devam etmektedir. Bilinçlenmek, erdemlerimizi birer birer yeniden gözden geçirmek zorundayız.

Doğruları söylemeli ve her zaman doğruluktan yana olmalıyız, kimse hakkında dedikodu yapmamalıyız, birbirimize her ne pahasına olursa olsun yardımcı olmalıyız. Sevmeliyiz birbirimizi, kin ve nefretten uzak durmalı, hoşgörü içinde yaşamalıyız. Kalp kırmaktan şiddetle kaçınmalıyız. Bilgimizi paylaşmalı, herkesin iyiliğini istemeliyiz. Sürekli güzel söz ve düşünceler üreterek, bu fikirleri hayata geçirmeliyiz. Kısacası her günümüzün bir önceki günden bu anlamda daha iyi olması için çalışmalıyız. Çünkü buna mecburuz ve başka alternatifimiz de yok zaten..

Yalkın Tuncay